emonster

7 Kasım 2013 Perşembe

Ben Karşının Taksisiyim

Bütün renkler hızla dışlanıyordu, önceliği mora verdiler. Ben de üç adım öne çıkıp önüme gelen herkese içimden şişko dedim. Çünkü küçüktük, çünkü bu tur küfürler revaçtaydı.

Annem saçlarımı hiç örmedi ben de hiç uzatmadım. Örseydi uzatırdım aslında belki. Barbi ya da arabalar yerine tüylü bir hayvanım olsaydı evde oturur tüm gün onu severdim bir de tabii. Pembe ya da mavi olmak zorunda değildim, sahip olduklarımı korumayı da çok iyi öğrenmiştim, ben de sokakta kumlarla oynayıp üstümü güzelce kirlettim. Oyuncaklarım muhtemelen kendilerine süs eşyası muamelesi yapmayan birilerine verildi sonra.

Biz daha çok tren raylarına değersiz bozuk paralarımızı dizip tren geçtikten sonra çapı iki katına çıkmış demirlere taso muamelesi yapan çocuklardık. Aslında kendilerini kağıtların altına koyup kurşun kalemle kapkara bir kopyalarını çıkararak da eğlenebilirdik, bilmiyorum. Zaten etraftaki her şey karakalem çizimdi gerçi. Altılı boya kalemleri aklındaki resmi renklendirmeye yetmeyince aman be diyip komple karartıyor insan zaten içini dışını, sayfayı defteri, elini kolunu, falanı filanı hani. İnsan değil çocuktum, aman be dedim ben de. Gittim her şeyi mora boyadım. Altı rengi aynı anda kullanmaya çalışırsan cephanenin sadece bununla sınırlı olduğunu bilirler ama bir renk kullanırsan tek bir boyan olduğunu değil kafayı sıyırdığını düşünürler. Nispeten daha güzel bir şeydi bu. Yani öyle olmalı diye düşünüyorum. Çok emin değilim.

Okullar kesinlikle ikici yuvamız değildi ama bundan eminim. Hangi okulun içinde ıslak burunlu kediler köpekler vardı ki. O halde bile sokak yuvalarımız dahilinde sayılmıyordu. Bir de o zorunlu ikinci yuva bir süre sonra birinci yuvanın üstüne çöküp kısmen evdeki herkesi, doğrudan ve bilinçli olarak bizi ezip suyumuzu içiyordu. Sokakta yaptığım kumdan yaratık çok istememe rağmen canlanmayıp sokakta kalırken evde çizdiğim tek boyutlu yaratık evde kalamıyordu. Evde unuttuğum her şey için kendimi de evde unutmam isteniyordu. Tembelliğimi ve yalancılığımı biraz örtüp okula yarısı yapılmış ödevler götürüyordum, yarısı azaltılmış azarlar yiyordum. Eve döndüğümde hayata yarısı yenmiş elmalar sunuyordum, hayat bana cevaben niyeti iyi olmayan terlikler gönderiyordu. Yarım bırakılmış tabakların hepsinin bizzat arkasından ağlatılıyordum. Karma kesinlikle düzgün çalışmıyordu. Morun da içi dışı hunharca zımparalanıp iliği kemiği sökülüyordu yani.

Ve çaktırmayın karma hala düzgün çalışmıyor. İçi boşaltılmış tabaklar karşılığında gittikçe dolan bedenler alıyoruz. Bitirilmiş ödevler için bir kademe zor olan yeni ödevlere sahip oluyoruz. Hayat her seferinde daha saçma sorular soruyor sonra. Elindeki kertenkele resmini gösterip hadi çocuklar bana bu dinazorun diğerlerinden farkını söyleyin diyor. Ben de tabii ki mor ve keskin boynuzları diye cevap veriyorum. Asrın delisi seçiliyorum tabii. Asrın eziği olup 'iyi de bu dinazor değil ki'yi aklımdan bile geçirmiyorum yine de. Bu nispeten daha iyi bir şey. Hayır sormayın eminim.

Ayrıca çocuk dediğin de sensin pis şişko diyorum kendisine bu arada, en çok bu küfürlere alınıyor. Bir de büyüdüğümü karma dahil kimse tam olarak bilmiyor.

Biraz Sussak Olmaz Mı

Dünyanın bütün kapıları aynı anda gıcırdayarak açılıp kapansın güneş doğarken. Bütün insanlar çirkin terlikler giyip ayaklarını sürte sürte beynimizin etrafında tur atsınlar sonra. Evlerde en az bir televizyon en son sesiyle açık bırakılıp kaçılsın. Ev sahiplerinden ve uzaktan kumandalardan haber alınamasın. Uyanalım, ayılamayalım çünkü evde sular kesilmiş olsun. Dışarı çıkalım herkes üstümüze üstümüze yürüsün, çarpıp çarpıp bir pardon da demesinler hatta. Bütün bebek sahibi anneler otobüslere atlasın mesela tam bütün İstanbul'un sokaklara atladığı saatin trafiğinde. Saatlerce ağlayan bebeklerini susturmak için de hiç çaba sarfetmesinler. Sokakta yürürken dalgınlığımız yüzünden çukura düşüp ıssız bir gezegene düşsek yanımıza alacağımız en az üç şeye fütursuzca küfredelim, ama yürürken paramızı düşürdüğümüzü farkedersek süt dökmüş kedi olup Allah'a 'neden' diye soralım. Tam bugün de bomboş geçti düşüncesi sofrasında iç sıkıntısı ve üstünden yük atmışlık huzurunun oturup çay demlediği yerde bir megafon çatırdayarak sesler çıkarsın sonra. Devlet canlı yayında açıklama yapsın desin ki, sevgili yurtdaşlarım halkımızın menfaati için bugünü yirmi dört saatten otuza çıkardık her ne yapıyorsanız bugün daha fazla yapın! Aman ne olucak ha yirmi dört ha otuz, altı saat daha sıkılırız diyelim bu konu burada kapansın.

Uyanan herkes koşmak zorundadır diye okumuştum bir yerde. Aslan ya da ceylan değiliz ama uyandığımız anda koşuyoruz bir yerlere dedim kendime. Sabah yedi falan. Avıma koşmuyorum, avcımdan da kaçmıyorum, koştur koştur avcıma gidiyorum uyku sersemi. Sağlam para verseler sabahın bu saatinde okula gitmem lan diyorum bir yandan, ama üstüne harbiden sağlam para verip paşa paşa gidiyorum diyorum peşine. Bütün argo kelimeleri erken saatlerde kendi kendime konuşurken sarfediyorum ki gün içinde halkımın huzuru en üst seviyede olsun. -Burada gülüyorum.- İç konuşmalarımda birden ciddileşip afilli cümleler de kullanıyorum ordan burdan alıntı. Halklar da yaşlanır be diyorum, kalk yer ver kadına hayvan değilsin. Otobüste ayakta gitmek aslandan kaçan yaralı ceylan olmaktan mı zor bilmemkaç gündür aç olan yaşlı aslanın zıp zıp zıplayan hayvanın peşinden koşmaya çalışmasından mı, okula gittiğimde dersin iptal olduğunu görmek mi daha rahatsız edici yoksa hiyerarşinin en üst halkasından göz ucuyla bizlere bakıp bir şeyler anlatan hocayı serinkanlılıkla dinlemek mi, düşünmüyorum. Önünde dikildiğim ablaya içimden akıl mantık dolu enerjiler göndererek hadi abla sen bu durakta inicektin diyorum sadece. Önümüzdeki duraklardan hiçbirinde inmiyor inadına. Küfretmiyorum. İsyan etmiyorum. Allah'ı bu işlere hiç karıştırmıyorum.

Söylemeden edemiycem, ben bazen sadece ama sadece insanlar yürüsün istiyorum. Çünkü çirkin bir çift terliği olan herkes belirli saatlerde sokaklara dökülüyor ve içlerinden biri ansızın duruveriyor. Sonrasında önümde dünyayı çevresinden dört kez sarabilecek kadar büyük bir kuyruk oluşuyor tabii. Kuyruğun öncüsü üç parçası beş liraya mutfak bezine mi durdu acaba gibi sorular beynimi kemiriyor, ciddiyim. İnsanlar tanesi iki, üç tanesi beş liraya madeni bir lira bulsa yağmalıyorlar. Nerde kalabalıklaşmaya meyilli yer varsa hemen atlayıp halkanın en içine girmek için kavga ediliyor. Kalabalıklar daha büyük kalabalıkları çekip hep beraber saçma sapan kocaman kalabalıklar oluşturuyorlar. Beyinler kilolarla alınıyor ama bedenlere ağır geldiğinden sıkıntılar yaşanıyor. Yürüyün ey insanlık, vicdan namına yürüyün ve evlerinize gidin diye bağırıyorum içimden, gitmiyorlar. Ben hergün okula değil ama sadece kalabalıklar dışına dişi ceylanına koşan erkek ceylan gibi koşuyorum be ağbi. Halklarla beraber ben de yaşlanıyorum hergün. Otobüste yer bulursam oturup bugün de başkası yer versin diyorum artık.

Devlete de karşı gelip günleri yirmi dört saatten on sekize indiriyorum.