Bütün renkler hızla dışlanıyordu, önceliği mora verdiler. Ben de üç adım öne çıkıp önüme gelen herkese içimden şişko dedim. Çünkü küçüktük, çünkü bu tur küfürler revaçtaydı.
Annem saçlarımı hiç örmedi ben de hiç uzatmadım. Örseydi uzatırdım aslında belki. Barbi ya da arabalar yerine tüylü bir hayvanım olsaydı evde oturur tüm gün onu severdim bir de tabii. Pembe ya da mavi olmak zorunda değildim, sahip olduklarımı korumayı da çok iyi öğrenmiştim, ben de sokakta kumlarla oynayıp üstümü güzelce kirlettim. Oyuncaklarım muhtemelen kendilerine süs eşyası muamelesi yapmayan birilerine verildi sonra.
Biz daha çok tren raylarına değersiz bozuk paralarımızı dizip tren geçtikten sonra çapı iki katına çıkmış demirlere taso muamelesi yapan çocuklardık. Aslında kendilerini kağıtların altına koyup kurşun kalemle kapkara bir kopyalarını çıkararak da eğlenebilirdik, bilmiyorum. Zaten etraftaki her şey karakalem çizimdi gerçi. Altılı boya kalemleri aklındaki resmi renklendirmeye yetmeyince aman be diyip komple karartıyor insan zaten içini dışını, sayfayı defteri, elini kolunu, falanı filanı hani. İnsan değil çocuktum, aman be dedim ben de. Gittim her şeyi mora boyadım. Altı rengi aynı anda kullanmaya çalışırsan cephanenin sadece bununla sınırlı olduğunu bilirler ama bir renk kullanırsan tek bir boyan olduğunu değil kafayı sıyırdığını düşünürler. Nispeten daha güzel bir şeydi bu. Yani öyle olmalı diye düşünüyorum. Çok emin değilim.
Okullar kesinlikle ikici yuvamız değildi ama bundan eminim. Hangi okulun içinde ıslak burunlu kediler köpekler vardı ki. O halde bile sokak yuvalarımız dahilinde sayılmıyordu. Bir de o zorunlu ikinci yuva bir süre sonra birinci yuvanın üstüne çöküp kısmen evdeki herkesi, doğrudan ve bilinçli olarak bizi ezip suyumuzu içiyordu. Sokakta yaptığım kumdan yaratık çok istememe rağmen canlanmayıp sokakta kalırken evde çizdiğim tek boyutlu yaratık evde kalamıyordu. Evde unuttuğum her şey için kendimi de evde unutmam isteniyordu. Tembelliğimi ve yalancılığımı biraz örtüp okula yarısı yapılmış ödevler götürüyordum, yarısı azaltılmış azarlar yiyordum. Eve döndüğümde hayata yarısı yenmiş elmalar sunuyordum, hayat bana cevaben niyeti iyi olmayan terlikler gönderiyordu. Yarım bırakılmış tabakların hepsinin bizzat arkasından ağlatılıyordum. Karma kesinlikle düzgün çalışmıyordu. Morun da içi dışı hunharca zımparalanıp iliği kemiği sökülüyordu yani.
Ve çaktırmayın karma hala düzgün çalışmıyor. İçi boşaltılmış tabaklar karşılığında gittikçe dolan bedenler alıyoruz. Bitirilmiş ödevler için bir kademe zor olan yeni ödevlere sahip oluyoruz. Hayat her seferinde daha saçma sorular soruyor sonra. Elindeki kertenkele resmini gösterip hadi çocuklar bana bu dinazorun diğerlerinden farkını söyleyin diyor. Ben de tabii ki mor ve keskin boynuzları diye cevap veriyorum. Asrın delisi seçiliyorum tabii. Asrın eziği olup 'iyi de bu dinazor değil ki'yi aklımdan bile geçirmiyorum yine de. Bu nispeten daha iyi bir şey. Hayır sormayın eminim.
Ayrıca çocuk dediğin de sensin pis şişko diyorum kendisine bu arada, en çok bu küfürlere alınıyor. Bir de büyüdüğümü karma dahil kimse tam olarak bilmiyor.
Ben Iowa City, ABD'de bulunan Iowa Lutheran Hastanesi'nden bir temsilciyim, hastanede yönetimin internette nasıl çalıştığını ve bu yıl insan organlarını alıp satması için tekrar başladığımızı ilan etme fırsatını verdim. Böbrek, Bu teklifle ilgileniyorsanız, lütfen aşağıdaki e-postadan bizimle iletişime geçmekten çekinmeyin: Bağışçılarımızı iyi bir miktarda parayla ödüllendiriyoruz ve Organlarda uzmanız. Cerrahide ve donör olarak risk yoktur. o.
YanıtlaSilVe bu bizim e-postamız:
iowalutheranhospital@gmail.com
Ayrıca whatsapp +1 929 281 1248 numaralı telefondan bizi arayabilir veya bizimle iletişime geçebilirsiniz.